11 Ekim 2018 Perşembe

SENDİKA "AĞA"SI


FAZLI KÖKSAL

Televizyonlarda bir sendika başkanına 1 Milyon liralık lüks araç alındığını duyunca haberi dikkatle dinlemeye başladım. Acaba bu hacıağa hangi sendikanın başkanıymış diye.

Öğrenince şoke oldum... Şeker İş başkanıymış.

Oysa gereksiz harcama yapacak, parasını çarçur edecek son sendikaydı Şeker-İş...
Şeker Fabrikaları birer birer satılıyor... Sendikanın üye sayısı her gün azalıyor...
Şeker Fabrikalarının özelleşmesini engellemek için en fazla eylem yapması, en fazla etkinlik düzenlemesi, işsiz kalan üyelerine destek çıkması gereken bir zamandan geçiyor Şeker-İş.

Sendikanın en fazla paraya ihtiyacı olduğu dönemde sendika genel başkanına 1 Milyon liraya lüks binek aracı alınıyor.
Şeker fabrikaları tek tek satılacakmış...
İşçiler işsiz kalacakmış...
Kamuoyunun, yayınlanacak kitaplarla, görsellerle Şeker Fabrikalarının özelleştirilmesinin yanlış olduğu yolunda aydınlatılması gerekiyormuş...
Yapılması gereken grevlerde işçilere destek maaşı verilmesine ihtiyaç varmış...
Mısır şurubundan elde edilen şekerin zararları konusunda kamuoyunu aydınlatmak için programlar yapılmalıymış...
Ülke ekonomik krize doğru yol alıyormuş…
Umurunda mı sendika ağasının... Mirasyedi hacıağalar gibi sendikanın parasını çar-çur etsin... Lüks arabasına kurulsun eş dost ziyaretine gitsin...

Bizim sendika ağaları, çocukluklarında köylerinde tezeklerin arasında, tahtadan yaptıkları arabalarla oynarken, sendikacı olup işçinin hakkını aramayı mı, yoksa zengin olup  lüks arabalara binmeyi mi hayal ederlerdi acaba? Gerçekten merak ediyorum.

Bazılarınız, “sendikacılarımızın lüks araba sevdası yeni değil ki, Şemsi Denizer'den bu yana Sendikacılarımızda lüks araba tutkusu var” diyecekler. Ama hiç olmazsa Şemsi Denizer zamanında sendikalar ciddi eylemler yapıyorlardı... Mesela Denizer’in başkanlığı döneminde Maden-İş Zonguldak'tan Ankara'ya on binlerce Maden işçisi ile birlikte yürümüş işçilerin taleplerinin büyük bir bölümünün yerine getirilmesini sağlamıştı.

Ben şeker fabrikalarının özelleştirmeleri gündeme geldikten sonra Şeker-İş'in herhangi bir ciddi, ses getiren eylemini hatırlamıyorum. Şeker-İş'in güçlü başkanları - mesela Sadık Şide- iş başında olsaydı Şeker Fabrikaları bu kadar kolay özelleştirilebilir miydi?

1980’den sonra Türkiye’de sendikacılık öldü, sendikaların eli kolu kırıldı diyebilirsiniz... Haklısınız… Ama yine de çok şey yapılabileceğine inanıyorum ben..  Maalesef sendikalar ehil ellerde değil… Çoğu sendikacılığı siyasete ve servete ulaşmaya bir basamak olarak görüyor…  Ve vizyonları yok…

Hangi sendika olursa olsun, başkanı için milyonluk lüks araç alması kabullenilemez. Ama Şeker Fabrikaları özelleştirilirken Şeker İş’in başkanı için bir milyon liralık lüks araç alması hiç kabullenilemez…

Benzer bir yanlışı Haber-İş de yapmıştı. Türk Telekom’un 1995’den sonra özelleştirilmesi sürekli gündemde olmasına rağmen, işçilerin aidatlarıyla biriken önemli bir kaynak beş yıldızlı bir otel inşaatına yatırılmış ve Haber-İş lüks otel işletmecisi olmuştu. Sendika yöneticileri bu otelden toplantı- seminer adıyla bedava yararlanırken, Meşhur grev geldi çattı ve sendika kaynak yetersizliği nedeniyle grevi sonuçlandırmak zorunda kaldı… Ve grevden istenilen sonuç alınamadı… Daha öncesinde de özelleştirmeye karşı ciddi bir eylem ortaya konulmadı… Özelleştirme karşıtı bir yayın yapılmadı…

Diğer sendikalar farklı mı? Mesela Türk-Metal Sendikası’nın da 2-3 tane 5 yıldızlı oteli var… Şu anda bir de AVM inşaatları sürüyor…

Aslında Kamuoyunun adını bilmediği Türk-İş Başkanının "Buradan imkanı olan patronlara, işverenlere sesleniyorum. Üç kuruştan kaçınmayın. Asgari ücretliyi 2 bin liraya çekin. Sizin, ailenizin, çoluk çocuğunuzun çıkarına, iş yerinin bereketine verin" diye işverenlerden sadaka talep ettiği, israfın şatafatın tepeden aşağıya yayıldığı bir ortamda sendikalardan farklı tavır beklemek ne kadar doğru?

Malum imam cemaat meselesi...

31 Ağustos 2018 Cuma

ÖZELLEŞTİRME=TALAN


Fazlı KÖKSAL
Hep Türk Telekom Özelleştirmesini anlattık...
"Türk Telekom'un Özelleştirilmesi: BİR TALANIN HİKAYESİ" dedik....
Ama yalnızca Türk Telekom'un özelleştirmesi değil. Özelleştirmelerin çoğunluğu TALAN...
İşte bazı örnekler;
Şarbon hastalığı riski var. Et ihtiyacımızı ithal hayvanlardan karşılıyoruz. Kestiğimiz kurbanlar bile ithaldi.
Niye? Bir işlevi de et piyasasını düzenlemek ve besiciyi desteklemek olan EBK'yı özelleştirdiğimiz için
#ÖzelleştirmedeğilTalan
Nişasta bazlı şeker sağlığımızı tehdit ediyor. Türk köylüsünün önemli bir bölümünün gelir kaynağı Şeker Pancarı. Şeker Fabrikalarının özelleştirilmesi, hem Nişasta bazlı şeker kullanımını artıracak, hem de pancar eken köylüyü vuracak.
Niye ABD ve Cargill öyle istiyor diye.
#ÖzelleştirmedeğilTalan
Tekelin özelleşmesi sonrası, yerli tütün üreten aile sayısı 450 binden 35 bine, yıllık yerli tütün üretimi 290 bin tondan 62 bin tona geriledi. Buna karşılık tütün ithali arttı. Tekel sigara üretirken yüzde 100 yerli tütün kullanıyordu. Tekel özelleşti üretimde yerli tütün oranı yüzde 13’e geriledi. Türk Tütünün cenaze namazı kılınacak
#ÖzelleştirmedeğilTalan
TEKEL’in alkol bölümünü 2003 sonunda 292 milyon$’a Mey grubuna satıldı. Bu grup 3 yıl geçmeden hisselerin %90’ını 810 milyon$’a TPG Capital’e sattı. TPG 4 yıl sonra aynı markayı 2,1 milyar$’a Diageo’ya sattı.
#ÖzelleştirmedeğilTalan
Gazete kağıdı ve kitap kağıdı ithal olduğu için, bazı gazeteler kağıt alamadığı için yayınına ara veriyor, yayınevleri ardı ardına kitaplara %40 civarında zam açıklıyor. 
Niye özelleştirilen SEKA fabrikaları kağıt üretmiyor. Arazileri ranta çevirmek daha karlı.
#ÖzelleştirmedeğilTalan
Albayraklar, 2003 yılında piyasa değeri 52 milyon dolar olan Balıkesir SEKA'yı Özelleştirme İdaresi'nden 1,1 milyon dolara aldı. Satışı geçersiz kılan 6 mahkeme kararına rağmen, Albayraklar 13 yıldır SEKA'nın sahibi…
#ÖzelleştirmedeğilTalan
Soma’da maden faciasında 301 maden işçisi şehit oldu? Onlarca nedeni var. Ama en büyük nedeni hatalı özelleştirme…
#ÖzelleştirmedeğilTalan
ORÜS Vezirköprü işletmesi 21 milyar liraya satıldı. Birkaç gün sonra da ihaleyi alan şirket Vezirköprü İşletmesi’ni 364 milyar liraya sattı. ORÜS’e ait işletmelerin tamamına yakını arsaları satıldıktan sonra kapatıldı. 
#ÖzelleştirmedeğilTalan
EBK, SEK ve TZDK özelleştirilene kadar tarım ve hayvancılıkta kendine yeten bir ülke olan Türkiye, tarım ürünleri ithalatçısına dönüştü.
#ÖzelleştirmedeğilTalan
Özetle, Özelleşme; İşssizlik, yoksulluk, gel,r dağılımının bozulması, rant, vurgun, adam kollama, yandaş
zenginleştirme ve TALAN demek.
#ÖzelleştirmedeğilTalan

22 Mart 2014 Cumartesi

ÖZELLEŞTİRME ÖLÜM DEMEK


Yaşadıklarımızla gördük ki;
Özelleştirme; milli servetin peşkeşi demek,
Özelleştirme; devletten yandaşa kaynak aktarımı demek,
Özelleştirme; işsizlik demek,
Özelleştirme (doğal tekellerde) pahalılık demek, düşen kalite demek,
Özelleştirme; özelleştirilen kurumdan daha az vergi almak, hatta vergi almamak  demek,
Özelleştirme; vatandaştan alınan dolaylı vergilerin artması demek,
Özelleştirme; hukuksuzluk demek,
Özelleştirme; gelir dağılımında bozulma demek,
Özelleştirme; birikimlerimizi yurt dışına kaçırılması demek,
Özelleştirme; kapanan fabrikalar demek,
Listeyi uzattıkça uzatabiliriz…
Ama şunu unutmamak gerek; Özelleştirme Ölüm Demek….

Bunu, özelleştirme sonrası gerçekleşen intiharlarda, özelleştirilen maden ocaklarında yaşanan ölümlerde çok sık gördük…
Ama geçtiğimiz hafta yaşadığımız iki acı olay, özelleştirmenin ÖLÜM demek olduğunu bir kez daha gösterdi…
Bunlardan birincisi; 15Mart günü İDO’nun Feribotundan bir aracın düşmesi sonucu güzeller güzeli minik Ece Su Yılmaz’ı ve anneannesi Şaziye GÜLEREN’i kaybettik… Kaza İDO’nun feribotunda gerçekleşmişti… İDO Haziran 2011 tarihinde özelleştirilmişti… İDO’nun yeni sahibi  Akfen Holding, Tepe İnşaat, Souter Investments ve Sera Gayrimenkul ortak girişimiyle kurulan TASS Denizcilik ve Ulaştırma Hizmetleri AŞ idi… TASS AŞ, İDO’yu alınca yaptığı ilk iş tasarrufa gitmek giderleri kısmak oldu… Tasarruf deyince ilk akla gelen personel giderlerini kısmak oldu… Çalışan sayısı azaltıldı… Deneyimli elemanlar ücretleri yüksek olduğu için işten çıkarıldı… Deneyimsiz elemanlar işe alındı… Kaptanların sayısı azaldığı için mevcut kaptanlar daha yoğun, daha uzun süreli çalışımaya başladı… Yorgun Kaptan düdük seslerini karıştırdı hareket etti… Yine tasarruf amacıyla feribotu limana bağlayan halatların kullanılmasına son verildiği için, feribotun hareketine halatlar da engel olmadı… Ve acı kaza… Kaybolan iki can…
İkinci olay Mersin’de yaşandı; 20.03.2014 günü Adana-Mersin seferini yapan yolcu treni, işçi servisine çarptı. 10 işçi yaşamını yitirdi, 3 işçi yaralandı. Hemzemin geçidinde görevli bekçinin trenin geçişi sırasında bariyerleri indirmediği, bu nedenle kazanın meydana geldiği iddia edildi. Olayla ilgili yazılı bir açıklama yapan Birleşik Taşımacılık Sendikası (BTS) Genel Başkanı Nazım Karakurt ise, “Kaza değil cinayet” dedi. Adana-Mersin hattındaki demiryolunda 8 Ekim 2013 tarihinde de benzer bir 'kaza' meydana geldiğini 2 kişi yaşamını yitirdiğini belirten. Karakurt,  Bekçili ve otomatik bariyerli hemzemin geçitlerde hemen hemen hiç kaza yaşanmadığını belirten Karakurt, geçit bekçilerinin taşeron işçi olduklarına da dikkat çekti. Bu çalışanların demiryolu personeli olmadıkları için işin tehlike boyutunu anlayamadığını ifade eden Karakurt, bu nedenle satın alma yoluyla hizmet alımının kazalara davetiye çıkardığını vurguladı.Siz işi bilenlere değil de bir nevi özelleştirme olan Taşeronlaştırma yoluyla acemi, konuyu bilmeyen kişilere insan hayatını emanet ederseniz, ölüm kaçınılmaz olur… On can daha aramızdan ayrılır…

Ne demiştik; ÖZELLEŞTİRME ÖLÜM DEMEK…


İnanmıyorsanız, -eğer bulabilirseniz, ulaşabilirseniz-  özelleştirilen kurumların özelleştirme öncesi  ve sonrası, iş kazası ve intihar rakamlarını araştırın ve karşılaştırın…


15 Haziran 2013 Cumartesi

"MİRASYEDİ"NİN SERVETİ TÜKENİNCE

Bugün nasıl “çözüm süreci”  her şeyin ilacı olarak sunuluyorsa, bir zamanlar da “Özelleştirme”ye ayni işlev yüklenmişti…

Medya; bugün nasıl “çözüm süreci”ni  destekliyorsa, 1980’lerden sonra da sürekli olarak “Özelleştirme”nin şakşakçılığını yapıyordu…

Özelleştirme şakşakçılarına göre, özelleştirme sayesinde; mülkiyet halka yayılacak,  zarar eden kuruluşlar kâr etmeye başlayacak,  halk, ekonomiye doğrudan doğruya katılacak,  ekonomiye canlılık gelecek,  sanayileşme hızlanacak,  KİT’ler artık devlete yük olmaktan çıkacak, istihdam artacak, devletin vergi gelirleri artacak, yolsuzluklar azalacaktı.

Özelleştirmeler birbiri ardından yapıldı; ama bu öngörülerin hiçbiri gerçekleşmedi…

Mülkiyet halka yayılmadı… 80 yılın birikimi kuruluşlarımız ya yabancıların, ya da iktidara yakın zenginlerin eline geçti..

Zarar eden kuruluşlar özelleşince kâra geçmedi… Kapılarına kilit vuruldu… Üretimleri durduruldu… Binaları arsaları satıldı… Kâr edenlerin (Petrol Ofisi, Türk Telekom, Tüpraş vb.) vergi listelerindeki sıraları sürekli geriledi..

Halkın, ekonomiye doğrudan doğruya katılması hayali de gerçekleşmedi… Aşağıdaki tablodan da anlaşılacağı üzere  Özelleşmelerin ancak çok küçük bir bölümü halka arz yoluyla gerçekleşti…

KİT’ler artık devlete yük olmaktan çıkacağı öngörüsü de fos çıktı… Özelleşen kuruluşlara dikensiz gül bahçesi devredildi… Memurlar başka kamu kuruluşlarına aktarıldı… Devletin personel giderleri arttı… 

İstihdam da artmadı…  KİT’lerde çalışan işçiler işsiz kaldı… Özelleşen kurumlar sürekli işçi çıkardılar… İşgücü ihtiyacını taşeronlaştırma yoluyla karşıladılar… Sendikalı, sigortalı işçi sayısı azaldı…

KİT’lerin; istihdam, bölgeler arası dengesizliği giderme, planlama, yönlendirme, piyasayı düzenleme, ilgili sektöre öncülük etme vb onlarca çok önemli fonksiyonunu gözardı edilerek, olaya yalnızca kârlılık ve verimlilik kıstasıyla baktılar…

"Devlet  kasaplık mı yapar, süt mü satar?" dediler;
1995 yılında, Et Balık Kurumu’nun Ankara kombinası satışa çıkarıldı.
Tesisin en cazip yanı Yenimahalle semtine yakın 100 dönümlük arsasıydı. Tesis ve 100 dönüm arsası Gimat adlı bir kooperatife çalıştırma şartıyla 22.3 milyon dolara satıldı. Satış gerçekleşir gerçekleşmez kooperatifi dağıtan işadamları anonim şirket kurdular ve kombinanın arsasının 50 dönümünü 126 milyon dolara Migros’a devrettiler. Arsaya Balkanlar’ın en büyük alışveriş merkezi kuruldu. Arsanın kalan 50 dönümlük bölümü de bir Alman şirketine 100 milyon dolara devredildi.
EBK ‘nun diğer tesisleri de benzer akıbetlere uğradı…
SEK’in fabrikalarını da akıbeti aynı oldu…

Et ihraç eden Türkiye et ithal eder duruma geldi…
Hayvancılık sekteye uğradı…
Angus eti yemek zorunda kaldık…
Süt üreticileri ya sütleri yok pahasına satmak ya da hayvancılığı bırakmak durumunda kaldılar..
İşin yürümediği, hayvancılığın yok olmaya doğru gittiği görülünce 2013 yılı Mayıs ayında Et ve Süt Kurumu kuruldu…

"Devlet kumaş, ayakkabı mı üretir?" dediler;
Sümerbank’ı özelleştirdiler… 
Sümerbank fabrikalarını alanlar da arsaları sattılar… Fabrikaları farklı yerlere taşıdılar…
Nazilli’nin gelişimi durdu… Kayseri’nin en eski ve büyük ilçelerinden Bünyan Kayseri’nin en küçük içlerinden birisi haline geldi…

"Devlet kerestecilik mi yapar?" dediler;
Ormancılığın ve orman sanayinin gelişimine katkıda bulunmak amacıyla kurulan ORÜS İşletmeleri, arsa bedellerinin onda biri fiyatlarla özelleştirildi. Örneğin, 210 dekar arazi üzerine kurulu ORÜS Vezirköprü işletmesi 21 milyar liraya satıldı. Birkaç gün sonra da ihaleyi alan şirket Vezirköprü İşletmesi’ni 364 milyar liraya sattı. ORÜS’e ait işletmelerin tamamına yakını arsaları satıldıktan sonra kapatıldı.
ORÜS tesislerinin bulunduğu yerleşim yerleri ölü şehirlere dönüştü… Resimlerle Bir Özelleştirme Hikayesi başlıklı yazımda,  Sinop-Ayancık’ta Orüs’ün özelleştirilmesindeki acınası durumu, fotoğraflarla anlatmaya çalışmıştım..

"Devlet Şeker mi üretir?" dendi;
Şeker fabrikaları özelleştirildi…
Pancar üretimi ve pancar üreticisi köylünün geliri azaldı…
İnsanımız sağlığa zararlı nişasta bazlı şekere, mısır şurubuna mahkum edildi…

"Devlet Sigara, İçki mi üretir?" dendi;
Tekel özelleştirildi… 
Tekel işçileri işsiz kaldı… 
Tütün üreticisi perişan oldu…

Özelleştirme sayesinde tam rekabet sağlanacak dendi;
Yapıları itibariyle doğal tekel olan Elektrik Dağıtımında ve Telekomünikasyonda özel sektör tekelleri oluşturuldu..

Örnekler o kadar çok ki… Say say bitmez…

Özelleştirmelerin en ilginci, en tartışılanı Türk Telekom özelleştirmesiydi şüphesiz…

Türk Telekom özelleştirmesini tüm boyutlarıyla TÜRK TELEKOM ÖZELLEŞTİRMESİ-BİR TALAN’INHİKAYESİ başlıklı çalışmamda anlatmıştım.

Özelleştirmenin hiç mi faydası olmamıştır… 
Tabii ki olmuştur; 80 yıllık bir süreçte üretilen değerlerin 1986-2013 döneminde bir mirasyedi anlayışı ile satışından elde edilip hazineye aktarılan 34.665.649.458 TL  bütçe açığının kapatılmasında kullanılmıştır…

Özetle, özelleştirmeler sonrası, istihdam ve üretim azalmış; yolsuzluklar ve siyasi kayırmacılık artmış; devlet vergi kayıplarına uğramış; sendikalı işçi sayısı azalmış;  tarım sektörü özelleştirmelerden olumsuz etkilenmiş; bankacılık, telekomünikasyon gibi stratejik sektörler başta olmak üzere Türk Milletinin çarık giyerek, yamalı elbiselerle yaşayarak 80 yılda oluşturduğu KİT’ler yabancı sermayenin ve yeni yetme zenginlerin eline geçmiş; Reji idaresinin sömürüsünden kurtarılan TEKEL ve yabancı sermayenin elinden alınan telefon idareleri yıllar sonra yine yabancılara altın tepsi içinde sunulmuştur…

Pekiyi özelleştirme gündeminde olanlar da satıldıktan sonra ne olacak? 
Mirasyediler babalarından kalan malları sattıktan sonra ne oluyorsa, o olacak…

Üstelik, vergi gelirleri azaldığı, istihdam olumsuz yönde etkilendiği, kaynaklar yurt dışına transfer edildiği için devletin yükü daha fazla artacak… Devasa bir kuruluş haline gelen Özelleştirme İdaresinin kamuya yük olduğunu konuşacağız bu kez... Belki Özelleştirme İdaresi Başkanlığını tasfiye etmek için başka bir kurum kuracağız.

Ve hatalı özelleştirilen (yabancılaştırılan, peşkeş çekilen) değerlerimizin satışında yaptığımız hatayı o zaman idrak edeceğiz… Ama iş işten geçmiş olacak…

14 Haziran 2013 Cuma

FOTOĞRAFLARLA BİR ÖZELLEŞTİRME HİKAYESİ…


Özelleştirme ile ilgili bir yazı yazıyordum.

Şöyle bir cümle kullandım; "Ayancık’taki sahil kenarındaki ORÜS’ün makineleriyle terk edilmiş harabe haldeki devasa tesisini özelleştirme fanatiklerinin görmesini o kadar isterdim ki…"


Sonra düşündüm, yazmaya neden başladım ? “Söz uçar yazı kalır” diye.. Meramımı fotoğrafla daha iyi anlatacaksam,  yazı neden fotoğraflardan oluşmasın ? O sayede benim gördüklerimi okuyanlar (bakanlar mı demem gerekirdi) da görecekler, olayın vahametini daha iyi kavrayacaklardı…
Kaldı ki, resimin etkisinin yazıdan daha fazla ve kalıcı olduğu da bilindiğine göre, bir deneyeyim dedim.  Umarım beceririm.


Özelleştirme İdaresi Başkanlığı kayıtlarına göre Ayancık  ORÜS (Orman Ürünleri Sanayi) İşletmesinin özelleştirildiği  12.03.1996 tarihinde 247 işçi çalışıyordu. Fabrika birkaç kez el değiştirdi. 2002 yılında kapandı.  Binlerce kişinin ekmek yediği bu fabrika içindeki makinalarla birlikte harabeye dönmüş durumda…

Fabrikanın devletin elindeki bazı gayrimenkulleri de (Lojmanlar, Arsalar vb. ) ÖİB tarafından satılmış ve satış sonucunu gösterir ilan 02.01.2000 tarih 23924 sayılı resmi gazetede yayınlanmıştır.

Tüm bunlar sonucunda;  binlerce kişi işsiz aşsız kaldı, Ayancık'ın en güzel yerinde bir harabe yığını oluştu, kendi kendine yeten bu ilçe göç veren bir konuma düştü..

(1. Fotoğraf dışında kalan fotoğrafların tamamı tarafımdan 28.10.2008 tarihinde çekilmiştir.)

1)Fabrikanın çalıştığı dönemde , fabrikanın giriş kapısı..

 2)Fabrikadaki bir hangar

3) Hangarların dıştan görünümü.



 4) Fabrikanın talaş tahliye boruları ve bir bina

 5)Harap olmuş makinalar

 6) Kereste işleme havuzlarından birisi

 7) Fabrikanın bir hangarının dıştan görünümü

 8) Fabrikanın bazı bölümleri.

 9) Fabrika işlem bantlarından bir görünüm. 


 10) Fabrikanın 2002 yılından bu yan kullanılmayan makineleri.

 11) Fabrikada başka bir bölüm.

 12) Başka bir görünüm.

 13) Yıllar önce işlenmiş ve çürümeye yüz tutmuş kereste parçalarıyla dolu bir hangar.

 14) Fabrikanın limanından bir görünüm. Ve keresteleri yüklemede kullanılan vinçler..

 15) Çökmek üzere olan bir hangar.

 16) Mamul ürünlerin stoklanması için oluşturulmuş yarı kapalı alanlar.

 17) Özelliğini kaybetmiş, kısmen çürümüş bantların bulunduğu bölüm.




 Özelleştirmenin bu yüzünü görmüş müydünüz?

25 Eylül 2009 Cuma

ÖZELLEŞTİRMEDE İNSANIN ADI YOK;(France Telecom’daki intiharların düşündürdükleri)


Gündemin hay huyu arasında, bazen çok önemli haberler gözümüzden kaçabiliyor. 15 Eylül 2009 Tarihli bazı gazetelerde “Fransa’da 20 ayda, 23 France Telecom Çalışanı intihar etti” başlıklı bir haber yayınlandı. Ancak, bu haberin yer aldığı gazetelerin tirajının azlığı yanında habere çok küçük yer ayrılması nedeniyle, bu olay telekomünikasyon kamuoyunda bile yankı bulmadı. Bu habere telekomünikasyon-bilişim siteleri de yer vermedi.

Habere Göre; France Telecom 1998 yılında özelleşmiş. Şirket 2002 yılında personel çıkarmaya başlamış, 2002 yılından bu yana çıkarılan personel sayısı 40 bine ulaşmış. İşin ilginci intihar edenler, işten çıkarılanlar değil, gelecek endişesinin bunalıma soktuğu çalışanlar. 20 ayda 23 France Telecom Çalışanı intihar etmesine karşılık Şirket "İntihar oranları normal seviyede" diyormuş. Temmuz ayında Marsilya'da canına kıyan France Telecom çalışanı bıraktığı notta 'France Telecom'da çalıştığım için kendimi öldürüyorum, tek neden budur' demiş.

Türk Telekom çalışanları da, özelleştirme öncesi ve sonrasında benzer acılar çektiler. İntihar olayının az (?) olması Türk Telekom çalışanının France Telekom çalışanından daha az acı çektiği anlamına gelmez. Özelleştirme sürecinde (1995-2008) kaç Türk Telekom çalışanı intihar etti? Kaç kişi üzüntüden kanser oldu, kalp krizi geçirdi? Kaç TT Personeli psikolojik tedavi gördü? Kaç Türk Telekom ailesinin yuvası dağıldı? Bu sayıları söylemek mümkün değil..

Türk Toplumunun intiharı günah bilen dini/toplumsal anlayışı nedeniyle, 1995-2008 yılları arasında intihar eden Türk Telekom personelinin sayısı çok az da olsa, kanser tedavisi gören, kalp krizi geçiren, psikolojik tedavi olan, davranış bozuklukları sergileyen, yuvası yıkılan, sarhoş gezen, içinde bulunduğu çaresizlik nedeniyle nasıl davranacağını bilemeyen Türk Telekom personeli sayısı hiç de az değildir. Yalnızca tanıdıklarımın içinden hemen 35-40 isim sayabilirim.Maalesef, bu konuda, kamuoyunu bilgilendirecek bir istatistik veya araştırma yok…

1995’den bu yana 14 yıldır; bugün özelleştik, yarın özelleşeceğiz; hayır özelleşmeyeceğiz; %30’u özelleşecek, %49’u özelleşecek , %55’i özelleşecek; ben çalışkanım yetenekliyim kimse bana dokunmaz; yağcılığı beceremem, beni tutmazlar; satış kararı için iptal davası açılacak; hayır açılmayacak; Anayasa mahkemesi iptal edecek; hayır etmeyecek; özelleşince bilgi ve yetenek öne çıkacak: özelleşince de bir şey değişmez, her devrin adamları yine öne çıkar; İspanyol Telekom çok güçlüymüş; Belçika Telekom çok asılıyormuş; Kime verileceği belliymiş; Özelleşince iş akdim fesh edilir mi?; Kendimi kapsam dışına aldırabilirsem başka kuruma atanma hakkı kazanırım; Sahipler Oger görünüyor ama gerçek sahip başkasıymış; Anlaşılan yine siyasetin borusu ötecek; …. direktör atamışlar, benim şirketim olsa odacı yapmazdım; Böyle özel sektör olur mu, bu şekilde bakkal bile yönetilmez; vs, vs, vs… gibi karmaşık düşünceler, ikilemler, tereddütler ve sorulardan kaynaklanan strese, bu 15 yıllık süreçte yaşanan siyasi baskılar , içinden kimsenin çıkamadığı personel rejimi karmaşası (1. tip, 2. tip, kapsam içi kapsam dışı, işçi, memur, asli sürekli, sözleşmeli, kadrolu vb.), bu karmaşık personel rejiminin çalışanları birbirine düşman etmesi, bir kısım personel grev yaparken diğerlerinin grev kırıcılığına soyunmasının bu düşmanlığı daha da artırması, sendikaların derneklerin dar grupsal çıkarlar için birbirine acımasızca saldırıları. Telekom’a dışardan gelen Telekom’u tanımayan yöneticilerin Telekom çalışanlarını hor görmeleri, geçmişten siyasi hesap sormak adına denetim mekanizmasının personeli doğrayan bir kıyma makinesi gibi kullanılması, dün ayrılmaması için yalvarılan personelin bugün kapı dışına konulması, sensiz bu işler yürümez diyen yöneticisinin iş akdini fesheden yazıları da imzalama yüzsüzlüğünü göstermesi, verilen sözlerin yerine getirilmemesi, gibi yüzlerce ilave stres nedenine rağmen , Türk Telekom çalışanları France Telecom personeli gibi intihar etmediyse, bunda Türk Telekom çalışanının içinde yaşadığı toplumun kaderci yapısının önemli payı vardır.

Liberalizmin sihirli değnek gibi her soruna çözüm olarak gördüğü Özelleştirmenin en büyük eksikliği “İNSAN” unsuruna değer vermemesidir. Dünyanın diğer ülkelerindeki özelleştirme uygulamalarında da İNSAN’a değer verilmediği görülmekle beraber, ülkemizdeki özelleştirmelerde İNSAN unsuru tamamen ihmal edilmektedir.

Sanılıyor ki, ülkenin 70-80 yıllık birikimleri iyi bir fiyata satılınca, görev yapılmıştır . Varsayalım ki özelleştirmeler ülkenin ekonomik ihtiyaçlarına uygun, akılcı ve gerçekçi yöntemlerle yapılmıştır. Özelleştirmelerden azami ekonomik fayda sağlanmıştır.

Ya insan? İnsanın mutluluğu?

Bir insanın yıllarca çalıştığı kurumdan ayrılmak zorunda kalınca yaşayacakları?
Yetişmeleri için yıllar harcanan, konusunda gerçek uzman olan kişilerin, bilgisi ve deneyimi ile hiç ilgisi olmayan alanlarda istihdam edilmesinin yaratacağı “beyin gücü ısrafı”
Yaratılan onbinlerce bankamatik memur ve onların yarattığı sorunlar
Özelleştirilen kurumlardan, başka kurumlara giden personelin aldığı yüksek ücret nedeniyle dışlanan, eleştirilen insanın ruh hali?
Özelleştirilen kurumlardan gelen personelin yarattığı ücret dengesizliği nedeniyle iş barışının bozulması, aldığı ücretten memnuniyetsizliği artan personelin iş veriminin daha da düşmesi,
Gibi onlarca problem…

Bu problemlerin temel nedeni de, insan unsurunu da dikkate alan, özelleştirmenin yaratacağı sosyal sorunları öngören ve bu sorunların nasıl aşılacağına çözümler getiren, bir özelleştirme master planının yapılmaması, bir başka deyişle, sırf özelleşme yapmak için özelleşme yapılmasıdır. Özelleşmenin ve özelleşme sonrası sorunlarla muhatap olacak kurumların da, özelleşmenin doğuracağı sosyal sorunlara hiç kafa yormaması da problemlerin büyümesine neden olmuştur.

Geçici bir görev yürüten, Özelleştirme İdaresi Başkanlığı Türkiye’nin en büyük KİT’lerinden birisi olmuştur. Devasa binalar, yurt dışı görevler, yüksek maaşlar, yavaş işleyen bürokratik yapı.. Eleştirilen KİT’lerin tüm olumsuz özelliklerini üzerinde toplamıştır ÖİB. Eğer Tüpraş, Telekom gibi büyük özelleştirmeleri dikkate almazsanız, Özelleştirme gelirleri özelleştirme giderlerini karşılamamaktadır. Özelleştirilen bazı kurumlar çok kötü yönetildiği için TMSF tarafından devletleştirilmekte ve rehabilite edildikten sonra yeniden özelleştirmektedir. TMSF’de ikinci bir Özelleştirme idaresi haline gelmiştir.

Özelleştirilen kurumların konusunda uzman çalışanlarının uzmanlık sahalarıyla ilgisiz konularda istihdam edilmesi, ( Örneğin; Türkiye’nin en iyi elektronik mühendislerine, ampul stoklarının takip ettirilmesi, araç takip kartları tutturulması, Doktorasını yapmış personelin arşiv memuru olarak görevlendirilmesi, Türkiye’nin en vasıflı İnsan Kaynakları uzmanlarının memurların kart basıp basmadığını kontrolle görevlendirilmesi, çok önemli görevlerde bulunmuş kişilerin şehre giren araçların yüklerini kontrolle görevlendirilmesi, Muhasebe Biriminde üst düzey yönetici olarak görev yapmış kişilere yemekhane fişi sattırılması, deneyimli bankacıların fotokopi memuru olarak görevlendirilmesi, Bilgisayarın “B”sinin bile bilinmediği bazı kurumlarda , Bilgisayar uzmanlarının nöbetçi memur olarak çalıştırılması,) veya özelleştirilen kurumlardan gelen personelin büyük çoğunluğuna hiç iş verilmeyerek bankamatik memur olmalarına göz yumulması hatta teşvik edilmesi, kısacası; bilginin, tecrübenin, yeteneğin, birikimin yok sayılması, beyin israfından da öte, bilgiye, eğitime ve yeteneğe saygısızlıktır. Bunun müsebbibi de, gerekli tedbirleri almayan ilgili kuruluşlardır.

Oysa bir özelleştirme master planı yapılmış olsaydı, Devlet Personel Başkanlığı ile Hazine, ÖİB ve Personel ihtiyacı olan kamu kurumları arasında yeterli koordinasyon kurulabilseydi, özelleştirme sonrası yaşanan sorunlardan pek çoğu yaşanmazdı.

Örneğin;

• Botaş, boru hatları, Karayolları Genel Müdürlüğü Karayolları ve TCDD de demir yolları güzergahı boyunca, Fiber Optik veya Çoklu Bakır kablolar döşeyerek, bunları Türk Telekom’a, GSM şirketlerine kiraya vermektedir. Ancak bu işlemin boyutu çok sınırlı tutulmaktadır. Oysa bu üç kurum ve bunlara ilave olarak düşünülebilecek bazı kurumlar (TEDAŞ, Büyükşehir Belediyeleri) alternatif telekomünikasyon altyapı kuruluşları olarak planlansaydı ve Türk Telekom’da çalışan Elektrik/Elektronik Mühendisleri, Elektrik Teknisyenleri bu kuruluşlara aktarılsaydı,
- Bu personelin birikiminden, deneyimlerinden, bilgisinden yararlanırdı,
- Personel bildiği işi yapmanın hazzını yaşardı,
- Türk Telekom’un alt yapı tekeli olmasının sakıncaları önlenirdi,
- O kurumlar küçümsenmeyecek gelirler elde edelerdi,
- Ülkemiz çok yaygın bir telekomünikasyon ağına çok kısa zamanda ve çok düşük maliyetle kavuşurdu.
- Türkiye’de “Telekomünikasyonda Serbestleşme” daha kısa zamanda gerçekleşirdi.
• Özelleştirilen kurumlardaki, yönetici konumundaki personelin, kamu kurumlarına ARAŞTIRMACI unvanı ile atanması , “BANKAMATİK” memur sınıfı oluşturma operasyonuna dönüşmüştür. Keşke Türkiye’de kurumların başında, komplekssiz, ARAŞTIRMACI’ların bilgi birikiminden yararlanacak yöneticiler olsa da, araştırmacılardan, unvanlarına uygun bir şekilde yararlanılsa. Çoğu yönetici, geçmişte önemli görevlerde bulunan ARAŞTIRMACI’ları muhtemel rakipleri olarak gördükleri için onları bankamatik memur olmaya zorlamışlardır. ARAŞTIRMACI’lar ya hiç işe gelmemektedir, ya mesaiye gelmesine karşılık hiçbir iş verilmemektedir, ya da birikimi ve bilgisi ile alay edilircesine düz memur gibi çalıştırılmak istenmektedir. Kısacası ülkemizin gerçekten çok değerli beyinleri, ARAŞTIRMACI kadrolarına atanarak heba edilmektedir. Oysa, ARAŞTIRMACI’ların, görev, yetki ve sorumlulukları bir yönetmelikle net bir şekilde belirlenseydi, insanlar bilgi birikimleriyle yararlı olabilecekleri kurumlara atansaydı, ARAŞTIRMACI’ların belirli bir süre sonra, müktesebatlarına uygun kadrolara atanması sağlansaydı bu sorunların çoğu yaşanmazdı.
• Diğer personelin kurumlara atanmasında da, bilgi, deneyim, kariyer gibi vasıflar göz önünde bulundurulmamıştır. Dr. Ünvanlı 10 civarında ve yüksek lisansını yapmış yüz civarında Türk Telekom personeli uzmanlık dalları ile ilgisiz konularda çalıştırılmaktadır. Türk Telekom Personeli, Telekomünikasyon Kurumu, TRT, PTT, TEDAŞ gibi kurumlarda bilgi birikimlerine uygun işlerde çalıştırılması mümkünken, bu kurumlara, yalnızca önemli tavassutlara sahip çok az sayıda Türk Telekom Personeli atanabilmiştir. Türk Telekom Personeli Bilgisayar Programlarına son derece hakim olmasına, çoğu kamu kurumunun ise bilgisayarla yeni yeni tanışmasına rağmen; gerek Devlet Personel Başkanlığının, gerekse atamaların yapıldığı kurumların personel birimlerinin konuya gerekli önemi vermedikleri için, Türk Telekom personelinin bu konudaki bilgi birikimlerinden yeterince yararlanılmamıştır. Keza, Toplam Kalite, Halkla İlişkiler, Reklam, Tasarım, İşçi Mevzuatı, Pazarlama ve Kurum İçi Eğitim konularında Türk Telekom’da uzmanlaşmış çok sayıda personel olmasına karşılık, bunların çok azı uzmanlıklarından yararlanabilecek kurumlara atanmışlar, bunlardan çok azı da uzmanlıkları ile ilgili işlerde çalıştırılmışlardır.

• Büro personelinin istihdamında da farklı yöntemler uygulanabilirdi. Yıllardır Polisin Pasaport, Ehliyet gibi polislikle alakası olmayan büro işlerinde istihdam edildiği ve bunun da polis açığının artmasına yol açtığı belirtilir. Geniş çaplı özelleştirmeler sonrasında, özelleştirilen kurumlardaki büro personeli 3-4 aylık bir kurstan sonra bu görevlerde çalıştırılabilir ve böylece de emniyet görevlilerinin asli görevlerine dönmesi sağlanabilirdi. Böylece hem Emniyet Teşkilatı önemli bir sorununa çözüm bulur, hem de özelleştirilen kurumların personeli eski çalışma arkadaşları ile birlikte çalışacakları için, işe ve iş arkadaşlarına uyum sorunu çekmez, dışlanma endişesi taşımazlardı.
• Türk Telekom’dan başka kamu kuruluşlarına nakledilen personelin, eşdeğer unvandaki personelin aldığı ücreti aşan bölümü, Hazine adına ödenmekte ve bu miktarların toplamını ilgili kurumlar hazineden talep etmektedir. Türk Telekom’dan giden personel o kurumdan yalnızca eşdeğer unvandaki personelin aldığı kadar maaş alsaydı ve tazminat tutarı hazine tarafından doğrudan ilgilinin hesabına yatırılsaydı, fazla alınan ücret o kurum çalışanlarını şimdiki kadar rahatsız etmez, iş barışı bozulmaz, verim düşmezdi.

Tüm bunlar yapılmadı, yapılamadı…

SONUÇ; Bilgilerinden, birikimlerinden, deneyimlerinden yaralanılamayan, yıllarca çalıştıkları kurumdan ayrılma zorunda bırakılmış, kırgın, küskün , isteksiz onbinlerce özelleştirme mağduru, nakledildikleri kurumlarda bozulan iş barışı… Mutsuz Kamu Görevlileri… Daha da bozulan kamu çarkı.

Özelleştirmeye hâlâ devam edilecekse, İNSAN’ı da düşünme zamanı gelmiştir. İNSAN’a değer verilmesi için de, pek çok kuruma çeki düzen verilmelidir…

22 Mart 2009 Pazar

Karşılıksız bir Aşk Masalı: TÜRKİYE ve AB




Fazlı Köksal


9 Mayıs1949 tarihinde Fransa Dışişleri Bakanı Robert Schuman, Fransa ve Almanya’nın kömür ve çelik kaynaklarını birleştirmelerinin aralarındaki çatışmalara son vereceği, buna diğer Avrupa ülkelerinin de katılması halinde Avrupa’da barışın tesis edileceği yolunda bir deklarasyon yayımladı. Bu deklarasyon, daha önce Avrupalı pek çok düşünürün ifade ettiği “Avrupa Birliği” düşüncesini ateşleyen bir kıvılcım oldu . Bu görüş doğrultusunda, 18.Nisan 1951’de imzalanan Paris Antlaşması ile; Fransa, Federal Almanya, İtalya, Belçika, Hollanda ve Lüksemburg (altılar) arasında Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu oluşturuldu . Altılar arasında 25.03.1957 tarihinde akdedilen Roma Antlaşması ile fiilen AET (Avrupa Ekonomik Topluluğu) kuruldu. AET’ye üye olmak için 8.Haziran 1959’da Yunanistan, 31.Temmuz.1959 tarihinde de Türkiye başvurdular. Hemen hemen aynı tarihte AET’ye üye olmak için başvuran, bir başka ifadeyle AET’ye ilan-ı aşk eden Türkiye ve Yunanistan’ın başvuruları 11.Eylül.1959 tarihinde kabul edildi. AET; 1961’de Yunanistan’la, 12.Eylül.1963’de de Türkiye ile Ortaklık Anlaşmalarını imzaldı. 1.Ocak.1981’de Yunanistan AET’ye 10. üye olarak kabul edilmiştir. Avrupa, aynı tarihte ilan-ı aşk eden iki ülkeden birisinin(Hıristiyan olanının) aşkına karşılık vermiştir. 4.Temmuz.1990’da Kıbrıs Rum Kesimi Üyelik için başvurur. Türkiye’den yaklaşık 30 yıl sonra üyelik için başvuran Kıbrıs Rum Kesimi de Nisan 2003’de AB üyesidir. Türkiye ise aşkına karşılık bulmak için maşukunun isteklerini yapma peşindedir. Aşığın aşkı arttıkça maşukun talepleri çoğalmaktadır. Kravatını düzelt, ayakkabını boyat, traş ol türü istekler, yerini; estetik ameliyat ol, kolunun birini kes, vücuduna mikrop zerk et gibi karşılanması vücudun bütünlüğünü bozacak, hatta hayatının son bulmasına neden olacak isteklere bırakmaktadır. Zavallı aşık, bunları yerine getirse sanki vuslat gerçekleşebilecek gibi, maşukunun isteklerini yerine getirmek çabasındadır.


Bu kara sevdayı, bu karşılıksız kalan,kalacak olan aşkın muhtemel sonuçlarını değerlendirmeden önce, Türk seçkinlerinde sık sık nükseden bir hastalığa dikkat çekmek gerekir; taklitçilik, öykünmecilik.

Türk seçkininin (!) diğer toplumlara öykünme, onlara benzeme, hatta kimlik değiştirme eğilimi çok güçlüdür. Bu problem yalnızca bugünün seçkinlerinin hastalığı değildir. 1400 yıl öncesinden Bilge Kağan ,Orhun Kitabelerinde “Türk Beyleri Çinli adlar aldılar” diye yakınır. Göktürklerde taklit edilen “Çinliler” iken ,Selçuklularda “Farslar” taklit edilmiş, hakan isimleri Çağrı/Tuğrul, Alparslan’dan, Keykubata’a Keyhüsrev’e dönüşmüştür. Osmanlı’da da ilk iki-üç padişahtan sonra başlayan Arap-Fars öykünmeciliği, duraklama döneminden sonra yerini Fransız taklitçiliğine bırakmıştır. Çöküş dönemindeki İngiliz , Alman, hatta Rus muhiplerini de unutmamak gerekir. Türk seçkinin bu taklitçi tavrını, genelde halk benimsememiş ,o yine Türkçe konuşmuş, kültürünü muhafaza etmiştir.Geniş halk kitlelerinin de seçkinleriyle beraber taklitçilik batağına battığı bazı Türk boyları (Örneğin Bulgarlar) maalesef Türklüklerini de kaybetmişlerdir.


Şüphesiz bu taklitçi tavrı tüm Türk seçkinleri benimsememiş ve milli çıkışları ile bu dejenerasyonun önüne geçmişlerdir. “Üstte mavi gök çökmezse, altta yağız yer delinmezse senin ilini töreni kim bozabilir” diyen Bilge Kağan, Türkçe’nin Arapça kadar zengin bir dil olduğunu ispatlamak için “Divan-ül Lügat_i Türk”ü kaleme alan Kaşgarlı Mahmut, “Bundan Böyle Divanda Dergahta Türkçe Konuşulacaktır” diyen Karamanoğlu Mehmet Bey, Türkçe divan yazan Şah İsmail (Hatayi), Yunus Emre, Van’i Mehmet Efendi ,Dadaloğlu, Hacı Bayram Veli, Hacı Bektaşi Veli, Ahmet Vefik Paşa, Süleyman Paşa, Ziya Gökalp, Yusuf Akçura, İsmail Gaspıralı, taklitçi tavra isyan eden gerçek Türk seçkinlerinden bir çırpıda aklımıza gelenler. Türk Siyaset Tarihi; bir noktada, diğer ulusları taklit edenler, zamanla kendilerini onlar gibi hissedenlerle; taklitçiliğe karşı çıkıp Türk’çe tavır koyanların mücadelesidir. Bu mücadelede son noktayı, taklitçiliğe, emperyalizme başkaldırının adı olarak bayraklaşan Mustafa Kemal Atatürk koyar: “Ne mutlu Türk’üm diyene”. Bu söz, her türlü öykünmeciliğe, ….ofilliğe, yabancı muhipliğine vurulan şamardır. Her meseleye olduğu gibi AB meselesine de bu tarihi perspektiften yaklaşmak zorundayız.


AB’nin bize bakışı nedir? AB bizi içine alır mı? AB içinde Türklüğümüzü muhafaza edebilir miyiz? AB’ye üye olmak ne götürür, ne getirir ? AB’nin ömrü ne kadardır? AB içinde Ulus-Devlet olarak kalmak mümkün mü? Bu sorulara sağlıklı cevap aramadan, belki genlerimize işlemiş öykünmeci tavrımızla haykırıyoruz: Aman fırsat kaçıyor. Ve Karen Fogg’un maaşa bağladığı kalemler beynimizi yıkıyorlar: Kuzey Kıbrıs’da çözümsüzlüğe hayır (Türkçesi Kıbrıs’ı Rumlara verelim). Yunanistanla problemlerimizi çözelim (Türkçesi kıta sahanlığı ve fır hattı üzerindeki iddialarımızdan vazgeçelim) .Kürtçe TV’ye, Kürtçe eğitime biran önce geçelim, yerel kimlikleri tanıyalım (Türkçesi hepimizin malumu). Yerinden yönetim, güçlü yerel yapılanma (Türkçesi önce federatif yapı, sonra…)


Yukarıdaki paragraftaki sorulara, yüzlerce soru eklemek mümkün. Ama bu konuda cevap aranması gereken temel iki soru var :
1) AB, Türkiye’yi üye olarak kabul etmeye hazır mı?

2) AB’ye üyelik Türkiye’nin çıkarlarına uygun mu?
AB, Türkiye’yi üye olarak kabul etmeye hazır mı?


Yunanistan’la aynı tarihte üyelik başvurusunda bulunmamıza karşın Yunanistan’ın 1981 de üye olması, bizim en iyi ihtimalle 10 seneden önce üye olamayacağımız gerçeği ile birlikte değerlendirildiğinde; en iyimser ifade ile AB’nin Türkiye’ye mesafeli durduğu sonucu ortaya çıkar.

AB’nin Türkiye’ye mesafeli durmasının gerekçelerini şu şekilde sıralayabiliriz:


1)Ekonomik Gerekçeler


Türkiye AB ile imzaladığı Gümrük Anlaşması sonucunda, AB pazarına eklenmiş durumdadır. Bu anlaşma ile AB Türkiye’den ekonomik anlamda alabileceği her şeyi almıştır. Bundan sonra, Türkiye’yi AB’ye alması, ekonomik anlamda AB’nin fedakarlıkta bulunmasını gerektiren bir husustur.


Türkiye’nin istihdam sorunu, AB ortalamasının çok üzerindeki nüfus artış hızı, AB’yi saracak ucuz işgücü, düzeltilemeyen ekonomik yapı, kronik enflasyon, bozuk ödemeler gücü dengesi, çok yüksek iç ve dış borç, AB ortalamasının çok çok altında milli gelir düzeyi, tarım nüfusunun yoğunluğu, gibi Türkiye’ye has ekonomik sorunlar yanında, yeni kabul edilen ülkelerin AB’ye yüklediği yük AB’nin Türkiye’ye mesafeli durmasında etken olmaktadır. Türkiye’nin AB’ye girişi ilk 5 yılda AB’ye 50 milyar USD yük getirecektir. Bir sömürge belgesi niteliğindeki “Gümrük Birliği Anlaşması”nı imzalayan bir ülkeyi AB’ye almanın, AB açısından makul bir gerekçesi yoktur.


2) Yapısal-Siyasal Gerekçeler


“AB Bugün için ekonomik bir dev, fakat politik bir spastiktir”(1). Ekonomik yönde müşterek kararlar alabilirken, politik ortak kararlar almakta zorlanmaktadır. Son Irak harekatında İngiltere-İtalya/Almanya-Fransa ayrışması politik çatlamanın en son örneğidir. AB’nin bir federasyon yapılanmasını mı, konfederasyon yapılanmasını mı seçeceği de daha netlik kazanamamıştır. Almanya, İtalya gibi bazı ülkeler federasyonu savunurken, İngiltere konfederasyonu savunmaktadır. AB ordusunun nasıl oluşturulacağının kararı henüz verilmemiştir. “Türkiye gibi nüfus yapısının verdiği güçle, demokratik mekanizmalarda güçlü bir temsil yeteneği elde eden üye, AB içindeki demokratik süreci nereye gideceği belli olmayan şekilde etkileyebilir. Oysa bu süreci mümkün olduğunca istikrarlı bir çerçeve ile kapamak isteyecek Brüksel açısından Ankara, tercih edilecek bir ortak olmayacaktır.”(2)


3) Sosyal-Kültürel gerekçeler


Açıkça dillendirilmese de AB’nin Türkiye’yi kabullenmemesinin temel nedeni Türk milletinin Müslüman olmasıdır. Nüfusunun tamamına yakını Hıristiyan olan, asırlardır Türk ve Müslüman düşmanlığı ile eğitilmiş bir topluluğun, Müslüman bir toplumu üye olarak kabulünü beklemek safdilliktir.

AB’nin Türkiye’ye bakışını bazı AB yetkilileri de zaman zaman açık yüreklilikle açıklamışlardır:

Ocak 1997’de AB dönem başkanı Hollandalı Van Mierlo, Avrupa Parlamentosunda “ AB dürüst olmalıdır. ….Hiç kimse bu konuyu resmi olarak açıklayamadı. AB’ye Müslüman bir ülkeyi kabul edecek miyiz? Ve esas sorun şudur: Bunu istiyor muyuz?” (3)


8. Kasım.2002 tarihli Le Monde gazetesine Avrupa Konvansiyonu Başkanı sıfatıyla demeç veren Valery Giscard d’Estaing “Türkiye, en basit nedenle Asyalı olduğu için AB’ye kabul edilemez.” (4)


Avrupa Halk Partilerinin Berlin’de yapılan 14. Kongresinde H.Kohl, “Hıristiyan dünya görüşü ve Hıristiyan değerlerinin olmadığı Avrupa benim Avrupam değildir.”(5)

Fransa Meclis Dışişleri Komisyon Başkanı François Loncle “Tarihi ve özellikleri dikkate alınınca Türkiye AB’ye hiçbir zaman giremez.”(6)

Benzeri açıklamalar pek çok AB yetkilisi tarafından da tekrarlanmıştır. AB Türkiye’yi içine almak istememekte ;ancak, kaybetmek de istememektedir. Alman Hıristiyan Sosyal Birlik Partisi (CSU) Avrupa Politikası Sözcüsü, yıllık toplantılarının sonucunu şöyle açıklamıştır: “Türkiye’nin AB’ye tam üye olması, birlik için çok ciddi bir tehlike. Bu nedenle Türkiye’nin AB’ye alınmasına karşı çıkıyoruz. Ancak Türkiye Avurpa için stratejik bir öneme sahip. Bu nedenle Türkiye’nin Avrupa’dan kopmaması ve başka bir sisteme yönelmemesi için de özel bir formül bulunarak Avrupa’nın yanında tutulmasını istiyoruz.” CSU sözcüsü Türkiye’nin başka bir sisteme yönelmemesi için formül bulunmasını istiyor. Bu formül bulunuyor: AB üye adaylığı. Bizim abofiller güç kaybetmezlerse, bu formül sayesinde Türkiye hiçbir zaman AB üyesi olamayacak, ancak AB’den kopmayacak, maşukun istediği her türlü tavizi vermeye de devam edecektir.

Tam üye sayısının sürekli artmasına rağmen, AB bayrağında hâlâ 12 yıldız durmaktadır. Bu durum da: “ AB bayrağındaki 12 yıldız, 12 havariyi temsil etmekte, AB’nin bir Hıristiyan birliği olduğunu göstermektedir.” tespitini doğrulamaktadır.


Avrupalının Türkler hakkındaki düşünceleri, kökleri yıllar ötesine giden şartlanmışlıklarla maluldür. Haçlı seferleri, harem romanları, ezilen(!) Rumlar, kıyıma uğratılan (!) Ermeniler, gece yarısı ekspresi filmi ve Almanya’da, Fransa’da, Hollanda’da entegre edemedikleri Türkler. Böylesine yanlış tanıdığı, tanımak için gayret göstermediği bir toplumu kendi içine alması için makul bir neden var mıdır?


Son 10-15 yılda yayılan, büyüyen ve 11 Eylül olayları ile zirveye ulaşan kökten dinci terör olayları ve batı medyasına hakim olan Müslümanlık karşıtı söylem son yıllarda Avrupa’da İslam karşıtlığını daha da artırmıştır. Bu ortamda AB’nin Müslüman Türkiye’yi AB’ye alması mümkün müdür?


Hıristiyan/Müslüman, Avrupalı/Asyalı, Biz/Öteki ayırımı AB yurttaşlarının genlerine işlemiş bir ayırımdır. Ötekini yok etmek adına yapılan Haçlı Seferlerinin mirasçılarının Türkiye’yi AB’ye alacaklarına inanılabilir mi?


4) Demografik Jeopolitik gerekçeler


“Uygarlıklar belirli bir coğrafya üzerinde yükselirler. AB, jeopolitiğini şimdi oluşturmaktadır. AB’nin önümüzdeki altı yılda gerçekleşecek iki dalga halinde genişlemesi ekonomik olmaktan çok, jeopolitik mülahazalara dayanmaktadır. Sovyet gücünün Doğu Avrupa’dan çekilmesinden sonra, muhtemel bir istikrarsızlık haline gelen bu bölge AB jeopolitiğinin içine alınarak, hem istikrarsızlıkların doğması hem de AB’yi tehdit etmesi engellenmiştir.” (7)


AB yeni kabul ettiği üyelerine, Bulgaristan ve Romanya ‘yı da katarak AB jeopolitiğini kıtasal hale getirecektir. Ancak, Türkiye, Rusya ve Ukrayna gibi hem coğrafi alan hem de nüfus olarak büyük ülkeleri AB’ye alması, AB’nin sorunlu bölgelerle ve farklı kültürel ve yönetimsel yapılarla (Ortadoğu, Azerbaycan-Ermenistan, Türk Cumhuriyetleri, Çin) komşu olmasına yol açacağından jeopolitik açıdan uygun değildir.


Almanya’nın eski Başbakanlarından Helmuth Schmith, “21. Yüzyıl için Perspektifler” kitabında “Türkiye’nin nüfusu şu anda 65 milyon, 35 yıl içinde bu sayı 100 milyona çıkacak. 21. yüzyılın sonlarına doğru Türkiye’nin nüfusu Almanya ve Fransa’nın toplamı kadar olacak. Türkiye’yi AB’ye almak isteyenlerin bu rakamları akıllarında tutmaları lazım…… Türkiye’nin İran, Irak ve Suriye ile sınırları var ve Yunanistan’la yüzyıllardır sürtüşmektedir…. Türkiye Bölgede kendi çıkarları olduğu için Ortadoğu’da yaşanan her savaşa endirekt katılmıştır….Türkiye ile Avrupa arasındaki kültürel farklar, Rusya ve Ukrayna ile aramızdaki farklardan daha derindir.” (8)


Türkiye’nin, Rusya’nın ve Ukrayna’nın, Asya’ya taşan, sorunlu bölgelere bitişik coğrafi yapıları, kalabalık nüfusları ve yüksek nüfus artış hızları bu ülkelerin AB’ye alınmaları açısından büyük engel taşımaktadır.


AB’nin Türkiye’yi tam üyeliğe almaya niyetinin olmadığının bir başka göstergesi ise kurulma aşamasındaki AGSK’nın (Avrupa Güvenlik ve Savunma Kimliği) karar mekanizmalarına Türkiye’nin alınmamasıdır. AGSK temel olarak NATO’nun askeri imkanlarını da kullanacak, Avrupa merkezli bir savunma gücü olacak. AB Türkiye’yi gerçekten üye olarak alacak ise zaten NATO üyesi olan Türkiye’yi bu oluşumun dışında tutarak neden gerginlik yaratıyor? 1999 NATO zirvesinde BAB’ın feshedilip AB bünyesine geçirilmesi kararı alındı, bu kararla Türkiye’nin BAB’da sahip olduğu ortak üyelik statüsü ortadan kaldırılmış oldu. Helsinki’de Türkiye AB’ye tam üye olmadığı için karar mekanizmalarının dışında kaldı. 19-20 Haziran 2000’de Portekiz’deki Devlet ve Hükümet Başkanları zirvesinde Türkiye’yi AGSK’nın karar mekanizmalarından dışladılar.


5- Demokratik gerekçe (AB Yurttaşlarının Türkiye’nin üyeliğine bakışı)


AB’ye üye 15 ülkede yapılan bir kamuoyu yoklamasında, aday ülkelerden en az kabul göreni Türkiye’dir. AB yurttaşlarının %70’i Norveç’in üyeliğini onaylarken Türkiye’nin üyeliğini onaylayanların oranı yalnızca %30’dur.(9)


Her yönetim, tabanın sesine kulak vermek zorundadır. Yukarıda sayılan tüm gerekçeler herhangi bir şekilde (?) giderilse bile, AB ülkelerinin yöneticileri kendi tabanlarının sesine kulak vermek zorundadır. Kısacası, kendisinden her istenileni yerine getirse bile, AB ülkelerinin yurttaşları istemediği sürece, Türkiye’nin AB’ye girmesi çok zordur. Hele Yunanistan’ın yanında Güney Kıbrıs’ın da veto yetkisine sahip olduğu dikkate alınırsa…


Kısacası tüm şartlar ; AB’nin Türkiye’yi üyeliğe kabulünün akılcı olmadığını, Avrupa’nın tarihi, sosyolojik ve stratejik doğrularıyla çakışmadığını , TÜRKİYENİN AB’YE KABULÜNÜN MÜMKÜN OLMADIĞINI göstermektedir.


AB’ye üyeliğe ne pahasına olursa olsun Evet demek mümkün mü?


Abofiller Avrupa Birliğine üyeliğin faydalarını saya saya bitiremiyorlar. Alınacak ekonomik-teknik yardımlar, kalkınma hızımızın yükselmesi, Avrupa’da serbest dolaşım (ne zaman), artan üretim, artan ihracat, hızlı büyüme, insan haklarındaki gelişme, vs, vs… Hepsi güzel, hepsi insanımızın hak ettiği, hepsi insanımıza lâyık sonuçlar… Bunların doğruluğu yanlışlığı bir yana, bunlara ne pahasına ulaşılacak . Daha doğrusu bu hayallerle insanımız uyutularak bunlara ulaşmak adına ne tavizler verilecek.. Evet yapacaklarımız insanımızın yararına ise AB’ye girsek de girmesek de yapalım. Ama bir hayal adına, bir serap adına milletimizin zararına, gelecek nesillerimizin zararına tavizler vermeyelim.


AB’nin bizi üye olarak kabul etmesinin mümkün olmadığını yazımızın “AB Türkiye’yi üye olarak kabul etmeye hazır mı?” başlıklı bölümünde vurgulamıştık. AB’nin gerçekleşmeyecek bir hedef için bizden istediği tavizler o kadar büyük ki… Maşuk(AB), aşığından (Türkiye), kolunu, bacağını kesmesini hatta kendisini uçurumdan atmasını istiyor.


Ne pahasına olursa olsun mu?


1993 yılında “Türk devletinin bütünlüğü, Kürtlerin kendi dillerini kullanma ve öğrenme haklarıyla, gelenek ve göreneklerini sürdürmeleriyle, fakat aynı zamanda uygun düzeydeki idari özerklikle uygun olabilmelidir.” diyen Avrupa Parlamentosu bu söylemini daha sonraki yıllarda da tekrarlamıştır. Kopenhag kriterleri süreci sanıldığı gibi; televizyon; eğitim ve öğretim ; İdamın kaldırılması; Abdullah Öcalan’ın da af kapsamına alınması gibi isteklerle sınırlı kalmayacaktır. Bu talepleri, Anayasa’da Türkiye Cumhuriyetini kuran halklardan bahsedilmesine yönelik talepler, daha sonra federatif yapıya geçilme talepleri izleyecektir.


Alman Dışişleri Eski Bakanı Genscher Yugoslavya’daki etnik-dinsel ayrışma modelinin Türkiye’de uygulanabileceğini ileri sürmüş, Almanya eyalet Başbakanı Holstayn Türkiye’nin doğu ve güneydoğu sınırlarının tartışmaya açılmasını isteyecek kadar düşmanca bir tavır almıştır .Hamburg’da kurulan Alman-Türk vakfı kurucusu Burlehart HİRSCH anayasamızdan “vatan ve milletin bölünmez bütünlüğünü” belirleyen ilkesinin çıkarılmasını istemiştir (10).


Yıllardan beri sinsice yürütülen ve AB muhipleri tarafından gündemde tutulan, “Türkiye mozaiği” safsatası, AB taleplerinin başka bir ayağını oluşturmaktadır. Kopenhag kriterleri ülkemizde yeni milliyetler yaratılmasının hukuki ve toplumsal alt yapısını hazırlamaktadır. Bu zemin üzerinden Türk Milleti diye bir millet olmadığı tezi işlenmek istenmektedir. İsveç Büyükelçiliğinin İzmir’de düzenlediği bir toplantıda, “Türk ulusu diye bir ulus yoktur ,yalnız Türkçe vardır.” tezini işleyen bir kitapçık dağıtılmıştır.(11) Ayni iddia Alman devleti ve endüstrisine Türkiye ve Ortadoğu danışmanlığı yapan, Alman İstihbaratı’nın Ortadoğu masası şeflerinden Udo Steinbach, tarafından da ileri sürülmüştür. (12) Bu tez taraftar topladığı takdirde, Türkiye Cumhuriyetine yönelik her türlü saldırı meşruiyet kazanacaktır. Bu saldırıda kullanılacak en önemli silah da abofil gazeteciler, medya mensupları olacaktır.


AB’nin planları arasında Türk’lerin Kıbrıs’tan çıkarılarak, Kıbrıs’ın Rumlaştırılması, Adalar (Ege) Denizinin bir Yunan- Avrupa denizi haline getirilmesi de vardır. Bu konuda da önemli aşama kaydedilmiştir. Güney Kıbrıs’ın AB’ye üyeliğinden sonra Yunanistan Başbakanı Simitis’in Güney Kıbrıs’a yaptığı ziyarette “Enosis’i gerçekleştirdik” şeklindeki demeci dikkat çekicidir.(13) Gerçek bir mücahit olan Rauf Denktaş’a içten-dıştan yapılan saldırıların temelinde, AB ve Yunanistan’ın emelleri karşısındaki şanlı direnişi yatmaktadır.



Murat Bardakçı “Kopenhag Kriterleri değil 1839 kriterleri” başlıklı yazısında AB maceramızı bakın ne güzel özetliyor:“Bütün bu Avrupalı olma heveslerimizin neticesi hep aynı oldu: Toprak kaybetmek... Açıkça söyleyeyim: Ben, Avrupa Birliği'ne gireceğimize, yani resmen ‘‘Avrupalı’’ olacağımıza hiçbir zaman inanmadım. Çok değil, sadece son iki asırlık tarihimiz hakkında yüzeysel de olsa bir bilgiye sahip bulunan hemen herkes, bunun niçin olmayacağını ve geçmişteki çabalarımızın neden hep hüsranla neticelendiğini mutlaka görürdü…Ama bu uğurda iki asırdan beri her türlü tavizi verdik, geçmişi unuttuğumuzdan, daha doğrusu artık bilmediğimizden dolayı hakaretle karışık tesellilerle avutulduk, bütün bunları sineye çekip kendi kendimize gelin-güvey olduk ve olmaya da devam ediyoruz.”(14)


AB’nin bir başka dayatması ise MGK'nın yeniden yapılanması ve siyaset üstündeki etkisine son verilmesi. Türkiye’de ulusal stratejiler belirleyen tek kurum olan Türk Silahlı Kuvvetleri’nin siyasal yapıyı MGK aracılığıyla yönlendirmesi rejimin korunması açısından da önem taşıyor. Siyasileri etkilemede sorun yaşamayan AB, ordumuzun bağımsızlıkçı konumundan rahatsız.(Bu yazıyı ilk kaleme aldığım tarihte, bu konu ön çalışma aşamasındaydı. Bugün çözümlendi. MGK AB Normlarına uyduruldu)


AB’nin Türkiye’ye yönelik emelleri arasında; Ayasofya'nın ve diğer yüzlerce kilisenin faaliyete geçmesi, İstanbul surlarının hudut olduğu bir Ortodoks din devletinin kurulması, Bizans'ın kurulması yolunda mesafe alınması, Ermenilerin Türkiye'den tazminat ve toprak talepleri... gibi pek çok dini-etnik husus da yer almaktadır. AB Komisyonuna "Ayasofya'nın dünyasına iadesi" şeklinde küstah bir başlıkla verilen önergede; "İstanbul işgal altındaki Hıristiyan kentidir. Bizans'taki gibi Constantinopol adıyla anılmalıdır." denildi. Ayasofya'nın asıl sahiplerine yani Avrupalılara iade edilmesi istendi. (15)


AB’nin Türkiye’ye kısmen yakın duran yetkililerinden Türkiye_AB Karma Komisyonu Başkanı Daniel Cohn Bendit kendisiyle yapılan bir röportajda, Ermeni Sorununun mutlaka Avrupa Parlamentosunda tartışılması gerektiğini söylüyor ve ekliyor; “Avrupa kamuoyunda soykırımın gerçekleştiğine dair köklü bir düşünce var. Türkiye Avrupa’nın parçasına dönüşmek istiyorsa; bu mesele aydınlığa kavuşmak zorunda. Avrupa’da çok sayıda Ermeni var ve Avrupalıların belleğinde soykırım var. Belleğimizi açıklığa kavuşturmak zorundayız. Türkiye’nin anlaması gereken bir şey var: Hem Avrupa’ya katılmak isteyip, hem de onu bunu sizinle konuşmak istemiyoruz diyemezsiniz.” (16)


Bu önergeler, talepler, kararlar bir başlangıçtır. AB’nin temel hedefi Sevr’i hortlatmaktır.

Dikkat edilirse insan hakları, düşünce özgürlüğü, azınlık hakları, demokrasi gibi kavramlar hep bir amaç için kullanılıyor. Dün, Türkleri Anadolu’dan tamamıyla atmak ve stratejik önemdeki Anadolu’da, Sevr aracılığıyla küçük devletler yaratarak bunları kontrol etmek isteyen güçler bugün de aynı amacı taşıyorlar. Temel hedef; Türkiye Cumhuriyeti devletini parçalamak. Geçen sefer Türk Milleti bağımsızlığını korumuş, ancak petrol bölgelerinden uzaklaşmak zorunda kalmıştı. Bu defa da su kaynaklarının ve GAP’ın bulunduğu bölgeyi elimizden almak istiyorlar.

Temel soru şu: “Sevr’i hortlatmak pahasına, AB’ye evet diyecek miyiz?”

Kısacası “Ölümümüzü isteyen maşuka aşkımız sürecek mi?”

.

1- Prof.Dr. Ümit Özdağ Stratejik Analiz-Haziran-2002-Sayı 26/ Türkiye AB İlişkilerinin Jeopolitik Bir İncelemesi /

2- Stratejik Analiz-agm.

3- Nuri Yurdusev “Avrupayı kurmak Türkiye’yi idare etmek”/Ankara liberte,2001.Sh.163,

4- Le Monde, “Pour ou contre l'adhésion de la Turquie à l'Union européenne”, 9 Kasım 2002..

5-Hürriyet Gazetesi 12.ocak.2001,

6- Milliyet Gazetesi-1.Kasım.2002-Doğan Heper

7-Stratejik Analiz-agm

8- Suat İlhan Avrupa Birliği’ne Neden Hayır-2 Ötüken Yayınları.2002

9- Suat İlhan- age.

10- Muzaffer Özdağ , Yeni Alman Jeopolitiği, Avrasya Dosyası 1999 cilt:4 sayı 3-4

11-2.Şubat.2002/Hürriyet-Akşam

12-25.3.2001 Aydınlık

13- Tüm gazeteleler 19-20.Nisan2003

14- Murat Bardakçı, “Bunlar Kopenhag değil 1839 kriterleri”, Hürriyet, 15 Aralık 2002

15- Hayrullah Mahmut, Şaşılacak Ne Var? Hürriyet Gazetesi, 23 Mart 2002

16- Nilgün Cerrahoğlu-Entelektüel Bakış Milliyet_26.Kasım.2000


(Başkent İktisat Dergisinin Kasım 2004 Sayısında yayımlanmıştır)